Kırmızı Başlıklı Kız

Kırmızı Başlıklı Kız

Dünya ve Türkiye edebiyatından ağımıza takılanlar ve aklımıza getirdikleri…

SIRADIŞI HİKAYELER 

Kırmızı Başlıklı Kız 


 

 

 

 

 


 

 

 

 

Kırmızı Başlıklı Kız ve Çocuk

 

Kırmızı Başlıklı Kız’ı bol bol okumalıyız. Çok yazılmış, çok okunmuş, yeniden yazılmış, yeniden okunmuş olan Kırmızı Başlıklı Kız… Özünde bir kırmızı başlıklı kız ve onu yemek isteyen bir kötü kurttan oluşan bu hikaye neden tekrar tekrar karşımıza çıkar? Öncelikle Kırmızı Başlıklı Kız’ı bir adab-ı muaşeret kitabı olarak okumak mümkündür. Çünkü Kırmızı başlıklı kızın aslında kurtla (Kimliği belirsiz ve potansiyel olarak tehlikeli bir yabancı) konuşmaması gerekir. Fakat her genç kız gibi Kırmızı başlıklı kız da annesinin öğütlerini çabucak unutacak kadar dalgın ve ormanda rastladığı bir kurdun etki alanına girecek kadar tecrübesizdir. Bunun bedeli ağır olacaktır. İşte burada insanoğlunun bilinçaltına işlenmiş en gizli yerlere doğru bastırılmış korkuları ortaya çıkar. Nedir bu korkular dediğimizde aslında çocuk edebiyatının bildiğimiz sınırlarının dışına çıkmışızdır.

Fakat bu sınırlara gelmeden önce iyi ve kötünün Kırmızı başlıklı kız ve kurdun birlikteliğine değinelim. Aslında bu ikilem çocuk edebiyatının özünü oluşturur. Yetişkinler için çok zor olan bu soru belki de çocuklar için çok kolay bir sorudur: Neden kötülük vardır? Çok basit, iyilik neden varsa ondan…

Salt iyilikten oluşan bir dünya kusursuz bir insan gibi olurdu belki: sıkıcı. Sıkıcı derken durağan demek istiyorum. Çünkü paradoks olmalı ki gelişim olsun ve daha önemlisi belki değişim olsun, yoksa kendini mükemmel bulan biri kendini ve başkalarını değiştiremez, sadece kendini tekrarlayabilir, sıkıcılığa düşer. Bir sorun olmalı ki tekamül mümkün olsun. İnsan evrilmesi gereken bir yaratık ise bu evrimi ne sağlıyor? Toplumları tek tek bireylere benzetmek mümkünse toplumların evrimini ne sağlıyor? Çocuk edebiyatının iyi ile kötüsü ve yetişkin edebiyatının neşe ile acısı. Bu ikilem bizi bir yerden alıp başka bir yere götürüyor ve orada kendi cevaplarımızı bulmaya zorlanıyoruz, kimliğimizi sorguluyoruz, benliğimizi yeniden oluşturuyoruz. İnsanoğlu büyüdükçe ve kötülükle tanıştıkça kendini anlamaya ve dünyaya daha farklı bir noktadan bakmaya başlıyor. Dünyayı güzellemek yerine gerçeğin çıplak güzelliğinden beslenmeye başladığımızda edebiyatın sunduğu olanaklar ortaya çıkıyor. Kırmızı başlıklı kız içinden şırıl şırıl suların aktığı, yemyeşil yapraklı ağaçların pırıl pırıl parladığı ormanda neşeyle gezerken birden kötü niyetli bir kurda rastlar ve orman bu noktadan sonra sık ve dikenli çalılarla dolu, dolambaçlı ve karanlık bir yere dönüşür…

Mükemmel olan aslında doyurucu değildir demek istiyorum. Düşünceler için de bu geçerlidir. Neden mesela ithal edilen düşünceler vardıkları yerde doğru dürüst kök salmıyor? Doğu’nun Avrupa’dan ithal ettiği bir çok düşüncenin kusurlarından arındırılmış olarak geldiği bu yeni topraklarda çok verimli olmaması mesela nedendir? Bir çok düşünce ona biat etmek için çabalayan insanların elinde eskir çünkü zaaflarıyla var olmak yerine idealize edilmiş ve kusursuzlaştırılmış olarak dondurulmuştur yani yaşamsallıktan uzaklaşmıştır. Edebiyat onu kullananlar için bir fikri,  idealize etmek için bir yer, bir düşünce üzerinden toplu bir kimlik yaratmak için müthiş bir alandır. Ne var ki idealize edilen şey devinimini kaybeder, donar ve organik olmaktan, doğal olmaktan uzaklaşır. Kırmızı Başlıklı Kız’ın Grimm Kardeşler yorumunda birey prehistoryadan gelen korkularla dolu ve o korkuları gerçek kılan tehlikelerle çevrili değil, kötü kalpli kurttan onu koruyan ve bütün korkularını silen müşfik avcının kolları arasındadır. Avcı iyilik fikrini kristalize eden karakter olarak hikayeye girmiş, hikaye salonlarda okunacak şekilde mutenalaştırılmıştır.

Kırmızı Başlıklı Kız’ın bugün piyasada bulabileceğimiz bütün öykülerinde avcı vardır. Avcının günümüzdeki anlamı nedir? Avcının görevi kötü niyetli kurdu etkisiz hale getirmek ve sonra karnını taşlarla doldurarak onun ölümüne sebep olmaktır. Yani iyilik idealize edilmeli, avcı imgesinde dondurularak kötülük karşısında mutlak bir zafer kazanmalıdır. Böylece asla böyle olmayan bir dünyada asla bu kadar sınırlı görüşleri olmayan çocuklara tüm manasından arındırılmış bir hikaye sunulur. Şiddetten korkmak başka bir şiddeti doğuruyor burada bana kalırsa: iyiliğin şiddeti. Herşey zıddıyla mana kazanır düşüncesine yeniden dönecek olursak coğrafyalar da, insanlar da, dolayısıyla Kırmızı başlıklı kız da kurtla mana kazanır. Bir hikayeyi okurken onun içindeki kötülüğü çıkartmanın onu manasından uzaklaştırabildiğini  hatırlayalım. Konudan uzak bir örnek verecek olursak, 18. ve 19. Yüzyıl’ın Avrupa’lı gezginleri Osmanlı ve Arap diyarlarına yaptıkları gezilerini yazarken buraları büyülü bir atmosfer olarak aktardılar, ideal bir Binbir Gece Masalı’nın kaleodoskopik imgeleriyle anlattılar. Ortaya çok güzel tasvirler çıktı. Fakat bu diyarların içindeki karanlık, şiddet ve karmaşa bu yazılara yansımadığı için bunlara rağmen yaşamın nasıl devam ettiği ve yaşamsal ahengin nasıl oluştuğu gibi değerli bilgilerden yoksun kaldı bu yazılar. Bu yazılar şimdi anlattıkları coğrafyalardan çok onları yazanları anlamak için birer kaynak. Oysa bir yere idealize etmeden de anlayışla bakılabilir tıpkı bir hikayeyi yok saymadan anlamak gibi, yeniden yazma da anlayışla yapılabilir. Edebi eserler şifahi toplumlarda hep evrilerek aktarılır kuşaktan kuşağa. Kırmızı Başlıklı Kız yeniden, yeniden yazılan bir hikaye. Bu yönüyle bir kaynak. Ancak içinde yazıldığı toplumu anlatmaktan çok onu değiştirenlerin zihniyetini anlatıyor artık. Buna rağmen tek bir kelimeyle konusu nedir diye sorulduğunda cevap hala aynı: Korku.

Korku konusunda Kırmızı başlıklı kızın hangi arkaik korkulara gönderme yaptığına göz atmak için Grimm kardeşlerden önceki belki de en erken versiyonlardan birine bakalım: Robert Darnton’ın Fransız Devrimini anlattığı zihniyetler tarihi alanında bir başyapıt olan kitabı “The Great Cat Massacre”dan alıntılıyorum: “Bu hikaye 17-18 yüzyıl Fransa’sında gece yarısı şömine ışığında anlatıldığı versiyonunda bir kurtla konuşan ve bunun cezasını ağır ödeyen bir kızla ilgili. Kız eve geldiğinde ninesinin kılığına girmiş olan kurtla karşılaşır. Kurt nineyi yemeden önce kanını bir kaba doldurmuş ve etinden bir parçayı ayırıp kilere yerleştirmiştir. Kız eve geldiğinde ninesi sandığı kurt onun aç olup olmadığını sorar ve kıza ninesinin kanını şarap, etini de yemek olarak sunar, kız bunları yer ve içer. Sonra kurt kızdan soyunup kendisiyle yatağa girmesini ister ve kız teker teker üzerindekileri çıkarıp onun telkiniyle şömineye atar. Sonra kurt kızı yer.” 18. yüzyıl Fransa’sı ham ve acımasız bir şiddet içerir, bu dönemin halk hikayelerinin tümünde aynı kabus atmosferi mevcuttur. Burada çocuğa yazılan hikayeyi anlamak için önce bu çağın çocuğunu tanımlamak gerekir. 14. yüzyıldaki büyük veba salgını ile 18. yüzyıl arasındaki Fransa’da köylüler yetersiz beslenme, hastalık ve ölümle iç içe yaşıyorlar ve çocuklar doğdukları andan itibaren anne babalarının bedhah dünyasının bir parçası oluyorlardı. Tek odalı ve çoğu zaman tek yataklı evlerde ısınmak için hayvanlarla çevrili olarak hep beraber uyunuyordu. Dolayısıyla çocuklar ebeveynlerinin cinsel faaliyetlerine küçük yaşlardan itibaren şahit oluyorlardı. Anneleri ve babalarıyla aynı şekilde giyiniyor ve güçlerine göre yapılan işlerden üzerlerine düşenleri yerine getiriyorlardı. Kimse onları masumiyet veya bir başka açıdan ayrı bir kategori olarak tanımlamıyordu. Kırmızı Başlıklı Kız’ı bir kere de bu ürkütücü ve şiddet dolu dünyanın ışığında okumak gerekir. Bu bizi korkutmalı mıdır? Sanırım evet.

Çocuk edebiyatını anlamak için belki öncelikle çocuğu ve çocukluğu tekrar düşünmek gerekir. Jung’a göre çocuk sembolü gençlik anlamına gelir. Önünde uzun bir gelecek vardır. Çocuk yeni bir başlangıçtır ve başlangıcın bereketini taşır. Yetişkinlerin büyüme ve eğitim sonucu kaybettikleri samimiyete sahiptir. Tam olarak kendileridirler ve akıllarındakine sadıktırlar. O yüzden yetişkinler için gizemli bir yeteneği simgelerler çünkü çocukların aksine yetişkinler, hiçbir zaman doğru veya yanlış düşündüklerinden tam olarak emin olamazlar. Çocuk arketipinde yaramaz çocuk figürü ile içindeki doğruyu ortaya çıkaran öz birbirine karışır.

Tao inancına göre bir durumu kurtaran şey çocuk doğallığıyla hareket ederek her şeyi alt üst edebilecek bir şey söylemek ve yapmaktır. Çocuğun masumiyeti de buradan gelir. Samimi spontanlıkta doğru olanı yapma becerisi gizlidir. Burada çocuk hayatın özünü taşır, hayatta olmanın sırrını ve tabiî ki hayatın yinelenmesini. Yine uzak bir örnek verecek olursak Irak’ta ayakkabısını G.W. Bush’un üzerine fırlatan gazeteciyi (Muntasar El Zeydi) düşünelim. Bu adam çocuk doğallıyla hareket etmiş ve sadece hiç beklenmeyen bir hareket yaparak paradigmayı bir anda alt üst etmiştir. Şimdi herkes sanki ayakkabıyı kafaya yemiş gibidir. Irak savaşına hiçbir yazının veya söylemin veremeyeceği cevabı verir bu basit ama tamamen manasız hareket. İşte çocukluğun gücü budur. Çocuk edebiyatı bu güçten doğar, samimiyetten beslenir: Paradigmayı alt üst edecek bir Kırmızı Başlıklı Kız yazılmayı bekliyor.

 

 

 



Yorum Yapın